30 Eylül 2009 Çarşamba

Arılar :)

 
500 gram bal için arılar, 3 milyon 750 bin defa çiçeğe konup kalkıyor..
1 kg bal için ise 40 bin tane arı 6 milyon çiçeği dolaşıyor..
Bal arıları bir peteği doldurabilmek için 100 milyon çiçeğin nektarını emiyor..
100.000 km kanat çırpıyor.. 
Bu deli çalışmanın arasında, dönüp `öbür arı benim kadar dolaşıyor mu?` diye kontrol gereği de duymuyor...
Birbirlerine tam bir güven içinde sadece hedeflerine odaklanmışlar!..
Bir bilgisayar saniyede 16 milyar aritmetik işlem yaparken, bilgisayarın doğadaki rakibi bal arıları bu sürede daha az enerji harcayarak 10 trilyonluk işlem yapmakta...
Bir koloninin pazarlanacak 1 kg bal üretmesi ve yaşamını sürdürebilmesi için, 8 kg bal tüketmesi gerekiyor...
Bu da koloninin 6 kez dünya çevresini dönmesi demek...
Onlar bu işi canla başla yapıyor ve genetik olarak nesilden nesile aktarılmış bir tembellik asla söz konusu olmamış!..
Bu arı cumhuriyetinde cinlik yapmak için `birkaç gram bal da kendime saklayayım` diye peteği hortumlayana da şimdiye dek rastlanmamış.. 
Hepsi güneşin `kalk` ziliyle çalışmaya başlayıp, güneşin `paydos` ziliyle dinlenmeye çekiliyorlar.
Hiçbir arı, `kraliçe hanım işin kaymağını yiyecek diye ben geberene kadar çalışmam abi...` de dememiş.. 
Kovandan çıkınını alıp başka yollara düşüp başka bir kovanda cumhuriyet kurmayı da düşünmemiş!.. 
Karşı kovandakileri kıskanıp o peteğe dadanmamış!..
Her bir petek gözünün altıgen prizma şeklinde inşa edilmesi esas peteğin direncini sağlıyormuş...
Bu nedenle kilolarca balı rahatlıkla taşıyabiliyor...
`Gerçekten de en az balmumu harcayarak, maksimum ölçüde bal depolamak için en uygun şekil, arıların inşa ettiği altıgen prizmadır` diye onaylıyor fizikçiler. 
Hadi bakalım arılardan özür dileyelim, onlara `hayvan` dediğimiz için.. 
Elin hayvanı düzen tutturmuş, milyon yıldır hayatına fesat sokmadan sürdürüyor yaşamını.. 
Arıların `ayıkla pirincin taşını` diye bir sözleri de yok.. 
Başka arıların yaptıklarını, onlar hayatlarını kısıtlayarak temizlemek zorunda değiller!.. 
Siz hiç arıyı sokan bir arı biliyor musunuz? 




29 Eylül 2009 Salı

KALBİNİZİN FREKANSI NEREYE AYARLI?...

 
 
Gönül frekansım ilk seninle mana buldu. 
Ey Tevhidi Kelamım!

La ilahe illallah diyen yer ve gök ehli Hakka hep bu gönülden seslendi ardın sıra.

Benliğime açılmaz kilitler vurdum gelişinle, yokluklarda dolaşan biçareler olmamak adına

Kaybedişlerin yaşandığı deryalarda boğulmadıysam eğer bugün

Senin zikrinledir, Rahmanı yanımda hissetmem en çaresiz kalınan zamanda

Dilimde gonca olup, kalbimde güle dönen ey emanet sözüm

Nurunla arındır tüm yakında olup, uzaklarda kendilerini sananları

Ve şahadetin şerbetini kanarak yudumlarken, ilk sen gel öp hasretle dudaklarımı

Ömür sabahının ufkunda bırakıldığın yüreklerimizdeki bereketini

Tan ağarışındaki çiğ tanesinin rahmeti kadar serin ve derin kıl her daim.

Ey dilden ilk dökülen name, en son da sen uğurla Sevgiliye bizleri.



Gönül frekansım şükrün eda edildiği iklimlerde sana yöneldi. 
Ey Namazım!

Bir öğlenin yakıcı güneşini hisseden tenim gibi hissettim seni

Nefsimle baş başa kaldığım mücadelemin en kavurucu noktasında

Kıyamda sana verdiğim sözlerin ağırlığı sardı bedenimin üst yanını

Bir bir rûkuda boynumu büktü yalan dünyanın mahcup bırakan yanları

Ve secdeye varmak istedim koşarcasına af kapıları yüzlere kapanmadan

Hep bir umutla selam gönderdim sana, kapına fikir, zikir ve şükür güllerini bırakarak

Bir tek bu frekanstan gönderdim sana dualarımı ve çaresiz haykırışlarımı

Bedenimi ve ruhumu çıkmaz sokaklara sürükleyen günahlarımla başa çıkmak adına

Ve yalnız seccademin nuruyla aydınlata bilirdim, yüreğimin karanlıkta kalmış yollarını

Ey Rahmanla buluşturan, baharımda tuttuğun ellerimi, sonbaharımda takatsiz kalıp bırakma



Gönül frekansım arınmaya en muhtaç bir ayda sana yöneldi.
Ey Orucum!

Yoklukta sabretmeyi ve varlıkta şükretmeyi öğrettin her saniyenle birlikte

Nefsimin doyumsuzluklarına setler inşa edip, günah girdaplarından korudun her zerremi

Ruhumu özgür bıraktım ayaklara takılacak bir taş kalmayan Hakkın yollarında

Hoşgörü yağmurlarıyla dolan kör kuyulara hapsettim benliğimi arınması adına

Aç ve susuz aştım sabır çöllerini dua güneşinin aydınlığından güç alarak

Ve Teheccüdün enfesliğiyle hem hal olurken, sahurun nuru aydınlattı bir anda gecemi

İkindinin kızıllığıyla uğurlarken günü, iftarın bereketi anlamlı kıldı her rızk için şükür edilen hecemi

Ömür hasatlarının yapıldığı şu mevsimin yağmurlarında ıslanmak doyasıya

İstiğfar yıldızının ardın sıra dilek tutmak ve tövbe gök kuşağıyla günahlardan arınmak

Koşabildiğince koşmak nefesler kesilinceye kadar af ovalarından Ezeli olana

Ey diğer aylardan bin kat daha hayırlı olan, arınmama vesile ol ve kurtar beni çıkmazlardan!..

  
Gönül frekansım paylaşmanın hazzını zerrelerinde hissettiği bir anda sana yöneldi.
 Ey Zekâtım!
Bolluğun ihtişamından kendinden geçip benciliğin caddelerinde koşan gönlümü
Yokluğun kol gezdiği sokaklarda dolaşanlarla komşu kılansın sen
İkram etmenin bereketini her daim haneme doldurup yüreğimi coşturansın
Samimiyetin gölgesinde verdikçe hiç azalmayıp, bilakis arttıkça artansın
Sen insanları servette bir tutup, takvada birbirinden ayırıp üstün kılansın
Yokluktan sararmış simaları, paylaşmanın bereketiyle yeniden canlandıransın
Adaleti gönüllere Nev baharda bir tohumla ekip, hazanda kucak dolusu olarak toplattıransın
Dünya sermayemizin bereketi, ahiret azığımızın en lezzetli lokmasısın sen
Yalnızlığı silensin üzerimizden paylaştıkça kardeşliği perçinleyen bir dokunuşsun yüreklerimize
Ey Emanet olunan, emanet verileceğin gönüllere girmeyi bizlere de vesile kıl

Gönül frekansım hasretin ve vuslatın ufkunda sana yöneldi.

 Ey Haccım!
Yıllarca özlemini yüreğimde büyüttüğüm sevdalının iklimine koştuğum vakitsin
Gurbetin bağrında yetiştirdiğim, susuzlukta bile soldurmadığım gülümün diyarına uzanan bir sabah
Hicretinle Mekke de hüzünlü bir geceyi yudumladığım, 

Medine de aydınlık bir mehtaba gözlerimi açtığım ansın
İhrama bürünürken bütün dünyalıkların üzerimden akıp gitmesine vesile olansın
Şimdi Arafat’ı şahit tutuyorum asırlardır senin için büyüttüğüm sevdama
Umutla koşuyorum Merve ve Safa arasını Hacer misali hiç yorgunluk nedir bilmeden
Ve hayranca dalıyor gözlerim kâinattaki yeşillerin en mukaddesine bürünmüş hanene
Ve kendimi ilk kez bu kadar berrak görüyorum ravzandaki mermerlere bakıp bakıp kaybolurken
Zemzem kuyusuna akıtıyorum şimdi gözyaşlarımı sevdanla yudumlayanların duasında olmak ümidiyle
Ey sevgili şimdi kabul eder misin ikliminden çok uzaklarda yetişmiş
Boynunun büküklüğüne aldırmadan mevsiminde gül olmak isteyen bu garip goncayı?

Gönül frekansım daima sana dönüktür.

YA ERHAMER RAHİMİN
Sen ki, bu bedene can, bu ruha ilham olansın
Sen ki, şah damarından yakın olan, her nefeste zikirle anılansın
Sen ki, fikirlerimize varlığınla yön bulduran, nimetlerine karşı sonsuz şükre layık olansın
Sen ki, varlığımın tek sahibi, ruhlarımızın ezeli ve ebedi hükümdarısın
Sen ki, yaratılanlar âdetince hamdu senayla anılacak olansın
Ey RAHMAN ve RAHİM olan ALLAH’ım!

 Sana sesleniyorum şimdi
Beşi birbirinden mukaddes taşla ördüğüm ve İslam’ın nuruyla yükselttiğim kalemden
Bilirim ki, bu gönül frekansımın tek dinleyenisin ve dilediğimi esirgemeden ikram edensin
Hamd Sanadır, 

Ey Âlemlerin yegâne sahibi, Ey varlığıyla zerreleri kuşatan Rabbim
Bu garip gönüllerin her daim dinleyici ol ve bizi Senin varlığını duyanlardan ve bu sese ses verenlerden eyle…

Hamd olsun Rabbim bu aciz sözlerimle Seni anmama izin verdiğin için…
Gönlümün frekansını Sana yönlendirdiğin için…

İLKNUR DOĞANAY
 





26 Eylül 2009 Cumartesi

HaYaT SeNiN BaKıŞ AçInDıR


Bir varmış bir yokmuş, kadın sabah kalkmış, aynaya bakmış ve kafasında yalnız üç tel saç görmüş.
"Hımm, demiş galiba bugün saçımı örgü yapacağım!!."
Öyle de yapmış, günü de harika geçmiş!!.

 
Ertesi gün kalkmış,
aynaya bakmış,
Kafasında iki tel saç kalmışmış.... 
"H-M-M," demiş, 
"Bugün saçımı ikiye ayıracağım demiş." 
Dediğini de yapmış, harika bir gün geçirmiş..



Bir ertesi gene kalkmış,
aynaya bakmış, kafasında tek tel saç var. 
"Tamam, tamam demiş...artık bugün at kuyruğu yaparım..."
Öyle de yapmış, ve çok çok güzel bir gün geçirmiş...


Daha bir ertesi, 
aynaya baktığında, 
Kafasında bir tek tel bile kalmamışmış!!!. 
"WoW!" diye bağırmış. 
"Bugün saç derdim yok!!!!"


Davranış herşeydir!!!. 



Gerektiğinden kibar ol!!!, 
Tanıdığın herkes kendi savaşını yaşamakta zaten!!!!. 
Basit yaşa,


cömertçe sev, 
yürekten düşün sevdiklerini, 
Tatlı konuş....... 
Hayat, fırtınanın geçmesini beklemek değildir ki!...


Yağmurda dansetmeyi becerebilmektir!!!!!!. 

Mevlana'dan bir söz...


“Ayağın kırıldı diye üzülme.
Allah sana belki kanat verecek.
Kuyu dibinde kaldın diye
kırılma,
belki oradan bile bir kapı açılır.
Yusuf kuyudan
sultan oldu..”

~
Mevlana Celaleddini Rûmi~

21 Eylül 2009 Pazartesi

ZaMaNıN AkTıĞı YeR

 

Zamanın aktığı yer. Hayatın bittiği an. Bir telaş insanlarda. “Nereye doğru bu kaçıs. “Ses yok. Arkaya bakmadan neleri kaybettiğimizi düşünmeden bir şeyler elde etme peşinde herkes. Durup etrafına bakan yok. Dikkat yok. Heyecan aşk yok. Monoton hayatın zevksiz tadını çıkarma derdinde herkes.

Söylenir hep “Ahh o eski günler“. Hangi eski günler. Bugünler de gelecekte eski günler olacak. Duygu yok. His kalmamış. Ahlakın yerlerde süründüğü bir dünya.yüreklerın gözyaşları kalmadı. Atiye bakış maziye bir nazar kondurmadan ibaret sadece.

İnsanlar neden hep hırçın.ruhlarına vurulan prangadan mı yoksa. Ruhun ilacını veremeyenlerin nasıl hasta olduğunu hep müsahade etmişiz hayatımızda. Insanların canına acımasızca kıyan anne-babasını bir kaç kuruşa öldürten canilerin yetimin hakkını yiyen fakirleri doyurmayanestetiği ruh dünyasından dünyaya açılması gerekirken yüzüne yapanların ruhalarındaki eksikliği nasıl anlatmalı?. 

İdeali sadece çevresindeki sloganik olan bir ruh halini nasıl algılamalı. Bir sorun olmalı değil mi?!. Topluma ve kendisine faydalı olmayan ruhların yaptıgı radikal çıkışlarla kendini ispatlama dürtüsü olmalı galiba. Ne kendisine faydası olmuş ne faydanın ne olduğunu algılayabilmiş ruhların senfonisini yaşadığımız.

Ruhlari ne ile beslemeli. Ne ile sulamalıyız ki ruh çiceklerimiz kurumasın hayatta. İlahi dürtüden mahrum ruhların ne hale geldiklerini yaşadığımız şu günlerde daha iyi gözlemliyoruz. Beslenme kaynaklari yanlış. Sevgi kaynağı yanlış bu ruhlarin. “Güzel sözle cağır“ ilahi müjdenin evrenselliğini kavrayamamış “Anne babana bile of deme“ ikliminin bereketini kavratamayan düşüncelerin ruhlarını nasıl canavarlaştırdıklarını iyi algılamak lazım.

Birileri insan canınamalına kıymış canavarı yine aynı şeyleri yapsın diye affetmek. Affetmek sadece canavarın parçaladığının yakınlarında olmalı değil mi?!.

Gelin!

Ruhlarini O`nun dışındakilere teslim edenler!

Gelin!

Yeniden dünyayi O`nun öğretileri ile imar edelim Ruhlarımızı ilahi nefhanın parlaklığı ile aydınlatalım. O`nun ikliminden bereket yağmurları ile yüreklerimizi ailemiziçevremizi ve bütün dünyayı yıkayalım.

O`nun sevgi pınarına koşalım.Yoksa çok acılar çekecek dünyamız.




Mehmet Hardal

19 Eylül 2009 Cumartesi

HADİS-İ ŞERİF


HADİS-İ ŞERİFLERDE BUYURULDU Kİ;

(Ramazan ve Kurban bayramının gecelerini ihya eden kimsenin kalbi, kalblerin öldüğü gün ölmez.)
-İbni Mace Taberani-
(Rahmet kapıları dört gece açılır.
O gecelerde yapılan dua, tevbe reddolmaz.
Ramazan bayramının ve Kurban bayramının birinci geceleri, Beraat gecesi ve Arefe gecesi.)
-İsfehani-
(Şu beş gecede yapılan dua geri çevrilmez.
Regaib gecesi.
Beraat gecesi.
Cuna gecesi.
Ramazan ve Kurban bayramı gecesi.)
-İbni Asakir-
_____________________________________________________________ 

Bahar gülde , aşk gönülde,
sevgi dilde, vefa dostta güzeldir.
Saygıyla sevginin, mutlulukla
sevincin, hoşgörüyle anlayışın buluştugu nice bayramlara...


Can yakan gözlerini...

Can yakan sözlerini bak görmeye geldim, 
Ab-u hayat sözlerinle, gül olup yeşermeye geldim,
Ben aciz, ben yarım,
Sana tamam olmaya geldim,
Şeyda bülbüller gibi, gül dalına konmaya geldim.

Yanar içim Senden öteye yer yok 
Kanar sözlerim bakamam gözlerine,
Canımdan başka servetim yokken 
Canımdan geçmeye geldim  
Kabul et n'olur ey Sultanım 
                             AŞKINLA YANMAYA GELDİM...

17 Eylül 2009 Perşembe

DUA

 Yâ Rabbî...

Bize sarsılmaz bir imân, güzel bir ahlâk, şükredici bir kalp, sabredici beden, zikredici dil,
kaza ve kaderine rıza gösteren hayırlı ömür, sâlih evlat, dünya ve ahirette güzellik ihsan et,
ana ve babamızı da mağfiret eyle...

Ya Rabbî...

Kendi sevgini, sevdiklerinin sevgisini, bütün enbiyanın, Ehl-i beytin, Eshab-ı Kiramın ve bütün
Evliyay-ı Kiramın sevgisini ve sevgisine kavuşturacak amel ve işleri nasip eyle...()


16 Eylül 2009 Çarşamba

Nasipten ötesi yok...

    
    Gencin birisi Kâbe'de hep, "Ey doğruların yardımcısı olan Allah’ım, ey haramdan sakınanların yardımcısı olan Allah’ım, sana hamd-u sena ederim" diye dua eder. 
Bu durum herkesin dikkatini çeker.
Birisi, (Neden hep aynı duayı yapıyorsun, başka bir şey bilmiyor musun?) der. 
O da anlatır:
7–8 sene önce yine Kâbe'de iken içi altın dolu bir torba buldum.
Tam 1000 altın vardı. İçimden bir ses (Bu altınlarla, şunları şunları yaparsın) diyordu.
“Hayır!” dedim kendi kendime, “Bu benim değil, başkasının malı, kullanmam haram olur dedim.
Bu sırada birisi, "Şöyle bir torba bulan var mı?" diye bağırıyordu. Çağırdım onu, nasıl bir torbaydı, içinde ne vardı diye sordum. Torbayı tarif etti ve “içinde 1000 altın vardı” dedi.
Al öyleyse torbanı diyerek verdim.
Adam torbayı açıp içinden bana 30 altın verdi.
Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri överek satıyorlardı. Gencin temizliği dikkatimi çekti.
Yanlarına gittim, “bu köle için ne istiyorsunuz?” dedim. 30 altın dediler. Adamdan aldığım
30 altını verip genci satın aldım.
Bir iki yıl geçti.
Genç çok çalışkan, çok edepli idi. Onu aldığıma çok memnun olmuştum.
Bir gün onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu.
Genç bana dedi ki,
—Efendim, ben Fas emirinin oğluyum. Bu gelenler babamın adamları. Beni buldular. Senden beni satın almak isterler. Sen iyi bir insansın, onlara 30 bin altından aşağıya satma) dedi.
O kişiler yanıma geldi, bu esiri bize satar mısın dediler. Satarım dedim.
60 altın verelim dediler. Olmaz dedim. İyi ama sen bunu 30 altına almadın mı?
Biz sana iki mislini veriyoruz dediler. Öyleyse gidin pazardan alın dedim.
Artıra artıra 20 bin altına kadar çıktılar. 30 binden aşağı olmaz dedim.
Çaresiz kabul ettiler. Altınları verip, genci alıp gittiler.
Ben o 30 bin altınla işyerleri açtım, ticaret yaptım, daha çok zengin oldum.
Bir gün bana arkadaşlar, "çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var. Babası yeni vefat etti.
Onunla seni evlendirelim" dediler.
Ben de "olur" dedim.
Nikâh kıyıldı. Deve yükleri çeyizini getirdiler. Çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti.
Kıza, "bu nedir" dedim. "İçinde 970 altın var, babam Kâbe'de bunu kaybetmiş, bulan gence 30 unu vermiş.
Kalanını da bana hediye etti, çeyizine koyarsın dedi".
Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş, vermese idim haram yoldan gelecekti, simdi helal yoldan yine bana geldi.
Bana yardım edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce Rabbime hamd ederim.
“Acı da olsa, doğruları söyleyiniz.” Hz. Muhammed (S.A.V.)


Takdirden ötesi yok... Nasipten ötesi yok...

15 Eylül 2009 Salı

Kur'an ile konuşan kadın...

Tebe-i Tâbiîn neslinden Abdullah ibn Mübarek hazretleri anlatıyor:
Hacca gidiyordum.
Irak-Suriye topraklarından geçerken yalnız bir kadına rastladım. Selâm verdim; selâmımı
“Söz olarak Rahîm bir rabden selâm sözüdür onların duyacağı” (Yâsîn:58 ) âyetiyle aldı.

“Buralarda ne yapıyorsun?” diye sordum.

“Allah kimi yoldan çıkarmışsa, ona yol bulduracak yoktur” (A’râf: 186) âyetini okudu.

Anladım ki, yolunu kaybetmiş. Nereye gittiği soruma

“Bir gece kulunu Mescid-i Haram’dan alıp Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ı tesbih ederim” (İsrâ: 1) âyetiyle karşılık verdi.

Anladım ki, geçtiğimiz hacc mevsiminde haccını tamamlamış, Kudüs’e gidiyor.

“Ne zamandan beri böyle yolunu kaybettin?” dedim.

“Tam üç gece (yani üç gündür)” (Meryem: 10) dedi.

Yiyecek verme teklifinde bulundum.

“Sonra orucunuzu gün batıncaya kadar tamamlayın” (Bakara: 187) âyetini okudu.

“İyi de Ramazan’da değiliz” dedim.

“Kim Allah için nafile bir hayır yaparsa, Allah her hayrın karşılığını verendir, her şeyi hakkıyla bilendir” (Bakara: 158) âyetiyle cevap verdi.

“Yolculukta oruç açılabilir” dedim.

“Ama orucu tutarsanız, bu hakkınızda daha hayırlıdır” (Bakara: 184) âyetini okudu.

Niye benim gibi konuşmadığını sordum.

“Ağzından tek bir söz bile çıkmasın ki, yanında onu gözleyen ve o sözü kaydetmeye hazır bir gözcü bulunmamış olsun” (kâf: 18 ) dedi.

“Kimlerdensin?” diye sordum.

“Bu konuda bilgin yok . Sonra göz de, kalb de sorumludur” (İsrâ: 36) âyetiyle cevap verdi.

“Hata ettim, hakkını helâl et!” dedim.

“Bugün size kınama yok. Allah, sizi bağışlasın” (Yusuf: 92) dedi.

Deveme bindirip kafilesine ulaştırma teklifinde bulundum.

“Hayır adına ne işlerseniz Allah onu bilir” (Bakara: 215) âyetiyle mukabele etti.

Devemi yanına getirdim.

Binecekken,
“Mü’min erkeklere söyle, bakışlarını sakınsınlar” (Nûr: 30) âyetini okudu.

Gözlerimi çevirdim; binecekken deve ürküp kaçtı, bu arada elbisesi az yırtıldı.
“Başınıza musibet olarak ne gelirse, bu bizzat işleyip, onu hak etmeniz sebebiyledir” (Şûrâ: 30) âyetini mırıldandı.

“Sabret, deveyi bağlayayım!” dedim.

“Bu hususta Süleyman’ı anlayışlı ve daha isabetli davranır kıldık” (Enbiyâ: 79) âyetini okuyarak, devemi yönlendirme konusunda benim daha başarılı olduğumu kasdetti.

Deveye bindi ve “Bunu bize baş eğdiren Allah’ı tesbih ederim; yoksa bunu biz başaramazdık. Ve sonunda şüphesiz Rabbimize döneceğiz!” (Zuhruf: 13-14) âyetlerini okudu.

“Haydi!”diye deveyi hızlandırdım.

“Yürüyüşünde (ve davranışlarında) vakur ol ve sesini yükseltme. Seslerin en çirkini, (bağıran) eşeğin sesidir!” (Lokman: 19) mukabelesinde bulundu.

Yürürken şiir okumaya başladım.

“Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun!” (Müzzemmil: 20) dedi.

“Şiir okumak haram değil ki!” dedim.

“Bu hususu ancak gerçek idrak ve basiret sahipleri düşünüp anlar!” (Bakara: 269) cevabını verdi.

Bir süre gittik; sonra evli olup olmadığını sordum.

“Ey iman edenler! Cevabı verildiğinde sizi üzecek meselelerden sormayın!” (Mâide: 101) âyetini okudu.

Derken kafilesine ulaştık ve “Kafile içinde kimsen var mı?” dedim.

“Mal ve evlât dünya hayatının süsüdür!” (Kehf: 46) dedi.

Anladım ki, evlâdı var. İsimlerini sordum.

“Allah İbrahim’i dost edindi; Allah Musa ile konuştu; Ey Yahya, Kitab’a kuvvetle tutun!” (Nisâ: 125, 164; Meryem: 12) âyetlerini okudu.

“Ey İbrahim, ey Musa, ey İsa!” diye kafileye seslendim. Nur yüzlü üç genç “Buyur!” diye çıkageldi.

Onlara para verip, “Bununla içinizden birini şehre yollayın! Yemeklerin helâl ve temiz olanına baksın ve size bir yiyecek getirsin. Dikkatli davransın!” (Kehf: 19) dedi.

Yiyecek gelince bana, “Geçmiş günlerinizde yaptıklarınızın karşılığında şimdi afiyetle yiyip için!” (Hâqqa: 24) dedi.

Çocuklara, “Annenizin bu durumunu bana söylemezseniz bu yemekten yemem!” dedim.
“Annemiz” dediler, “Ağzından Cenab-ı Allah’ın gazabını çekecek yanlış bir söz çıkar korkusuyla 40 yıldır böyle sadece Kur’an’la konuşur.”

İbn Mübarek, bu hadiseyi Kur’an’da her şeyin bulunduğuna delil olarak anlatırdı.

SeVGi BaŞaRı ZeNgiNLiK


Alışverişe gitmek üzere evden çıkan bir kadın, kapısının
karşısındaki kaldırımda oturan bembeyaz sakallı üç yaşlıyı
görünce önce duraksadı, sonra onları, tüm içtenliğiyle evine
davet etti;

"Burada böyle oturduğunuza göre, üçünüz de
kesinlikle acıkmış olmalısınız" dedi.

"Lütfen içeri gelin,size yiyecek birşeyler hazırlayayım."

Üç yaşlıdan biri, kadına, eşinin evde olup olmadığını sordu.

Kadın, eşinin biraz önce çıktığını, şu anda evde olmadığını
söyledi.

Yaşlı adam, başını iki yana salladı;

"Eşiniz evde değilse, biz de davetinizi kabul edemeyiz" dedi.

Akşam eşi geldiğinde, kadın karşı kaldırımdaki yaşlı
adamlarla arasında geçen konuşmayı anlattı.

"Senin evde olmadığını öğrenince, içeri girmek istemediler" dedi.

Yaşlı adamların bu davranışlarını öğrenince, kadının
eşi üzüldü.

"Bir bakıversene dışarı" dedi.

"Hâlâ oradalarsa, şimdi davet edebilirsin eve.

"Kadın kapıyı açar açmaz, karşı kaldırımdaki beyaz
sakallı üç yaşlıyla yeniden karşılaştı. "Eşim geldi,
şimdi evde" dedi ve onlara davetini yineledi;

"Yemeğimizi birlikte yemek için sizi şimdi davet edebilir miyim evimize?"

Kadının davetine yaşlılardan biri yanıt verdi;

"Biz hiçbir eve üçümüz birlikte gitmeyiz" dedi ve kısa bir
duraksamadan sonra, bir açıklama yaptı;

"Sağ yanımdaki arkadaşımın adı: Zenginliktir.

Bu yanımda
oturan arkadaşımın adı: Başarı, benim adım ise Sevgidir.

Kendini ve arkadaşlarını tanıttıktan sonra Sevgi,
kadına ilginç bir öneride bulundu:

"Şimdi evinize gidin ve eşinizle başbaşa verip, bir karara varın" dedi.

"İçimizden sadece birimizi davet edebilirsiniz evinize.

Hangimizi davet etmek istediğinize karar verin,
sonra gelin, kararınızı bize bildirin.

"Kadın, Sevginin önerisini eşine anlattığında, adam
sevinçten göklere fırladı.

"Aman ne güzel, ne güzel" dedi.

"Hangisini davet edeceğimizi bize bıraktıklarına göre, biz de içlerinden Zenginliği davet ederiz ve
evimiz de bir anda zenginliğe kavuşmuş olur.

"Eşinin kararı, kadının hiç de hoşuna gitmedi.

"Başarıyı davet etsek, daha mantıklı bir karar vermiş
olmaz mıyız, kocacığım?" dedi.

Kayınvalidesiyle, kayınpederinin bu konuşmasına, içerideki odada bulunan gelinleri de kulak misafiri
olmuştu. Koşarak içeri girdi ve o da kendi önerisini söyledi.

"En doğru karar, Sevgiyi davet etmek değil midir?" dedi.

"Düşünsenize, evimiz bir anda sevgiye kavuşacak."
Gelinin bu önerisi, kayınpederin de, kayınvalidenin de
çok hoşlarına gitti.

"Tamam, en doğru karar bu olacak dediler. Sevgiyi davet edelim..."
Kadın kapıyı açtı ve üç yaşlıya birden sordu;

"İçinizde hanginiz Sevgi? Onu davet etmeye karar verdik.

" Lütfen buyursun...

Sevgi ayağa kalktı, eve doğru yürümeye başladı.

Arkadaşları da ayağa kalktılar ve Sevginin arkasından,
onlar da eve doğru yürümeye başladılar.

Kadın, büyük bir
şaşkınlık ve heyecan içinde, Zenginlikle Başarıya sordu:

"Siz niçin geliyorsunuz?

Ben yalnız Sevgiyi davet etmiştim."

Kadının bu sorusuna, üç yaşlı birlikte yanıt verdiler:

"Eğer içimizden yalnız Zenginliği ya da Başarıyı
davet etmiş olsaydınız, davet edilmeyen ikimiz dışarıda
bekleyecektik.

Fakat siz Sevgiyi davet ettiniz.

Bu durumda üçümüz birden gelmek zorundayız evinize."


Ve kadının "Niçin?" diye sormasını beklemeden, Zenginlik ve Başarı sözlerini şöyle sürdürdüler:

"Çünkü Sevginin olduğu her yerde, biz Zenginlik ve Başarı da her zaman, onun yanında oluruz.

 

Sana layık olamadık Ya RasulAllah...

Sen Ümmetim ! Ümmetim! dedin,
biz ise nefis ! nefis! Dedik.

Taşlar bile sana selâm veriyordu,
Biz ise selât ü selaâmı unuttuk.

Ağaçlar sen çağırınca lebbeyk; diyordu,
Biz ise, sanki sağır olmuşçasına kayıtsız kaldık davetine !...

Sen biz nûra davet ettin, biz ise yarasalar gibi hep kaçtık.

Mescidindeki kütük bile hasretinden inliyordu,
Biz ise gözyaşlarımızı hep dünyevî arzularımız uğruna israf ettik.

Tevbe ediyoruz yâ Rabbi,
Şefaat et yâ ResûlALLAH !

Yâ ResûlALLAH ! Senin elinde taşlar zikre başlamıştı,
Senin elinle hastalar şifa bulmuştu, Senin elinden çıkan taşlar düşmana bomba olmuştu.

Elini semâya kaldırdığında, işaretinle kamer ikiye bölünmüştü...
Sen bize de harika elini uzattın.
Lâkin biz senin bu kadar mucizelere mazhar olan elinle hakkıyla beyat yapamadık.

Kalplerimiz taşlardan daha mı katılaştı ?
Bir ağaç kadar da mı olamadık ?
Neden sensizliğe ağlayamadık yâ ResûlALLAH ! ?

Tevbe ediyoruz yâ Rabbi,
Şefaat et yâ ResûlALLAH !

Ey Habib-i İlâhî ! Sen kâinatın varlık sebebi olduğun halde,
ALLAH'ın izni ile sen âlemlere rahmet olarak gönderildiğin halde;

sen bize şefaatçi, rehber, en güzel örnek, imam, mürşid, seyyid olarak gönderildiğin halde,

dillerimizden bir türlü dökülmedi, dökemedik, döktürmediler.
ANAM, BABAM, CANIM SANA FEDA OLSUN
YÂ RESÛLALLAH ! sözünü

Dünyamız için, nefsimiz için senin sünnetini dahi feda ettik