12 Aralık 2009 Cumartesi

HİCRİ YILBAŞI.17 Aralık Perşembe ( 01 Muharrem 1431)

Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselam, miladi 571de 20 Nisana rastlayan, Rebiul-evvel ayının on ikinci Pazartesi sabahı, Mekkede doğdu. 622de Mekkeden Medineye hicret etti. 20 Eylül Pazartesi günü, Medinenin Kuba köyüne geldi. Bu tarih Müslümanların Şemsi yılbaşı oldu. O yılın Muharrem ayının birinci günü de, Kameri yıl başı oldu. Muharrem ayının birinci gecesi Müslümanların kameri yılbaşı gecesidir.

Bu geceyi ihya etmeli ve saygı göstermeli. Saygı göstermek, günah işlememekle olur. Zilhiccenin son günü ve Muharremin birinci günü oruç tutan, o yılın tamamını oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. Bir hadis-i şerifte, (Ramazandan sonra en faziletli oruç, Muharrem ayında tutulan oruçtur) buyuruldu.

İslamiyetten önce Araplar, Muharremde harp etmek isteyince, o yıl Muharrem ayının ismini, sonraki aya korlar, sonraki ayın ismini, Muharrem ayına takarlardı. Böylece, haram ay, Muharremden bir sonraki ay olurdu.

(Bir ayın haramlığını başka aya geciktirmek, ancak kâfirliği arttırır. Kâfirler, böylece sapıtıyorlar. Onlar, Allahın haram kıldığı ayların sayılarını denk getirmek için, haram ayı bir yıl helal edip, başka yıl onu yine haram ederler. Böylece, Allahın haram kıldığını helal kılmaya çalışırlar) mealindeki Tevbe suresinin 37. âyet-i kerimesi, ayların yerlerini değiştirmeyi yasak etti.

Kıymet verilen dört aydan biri
Muharrem ayı, Zilkade, Zilhicce ve Receb ile beraber Kur'an-ı kerimde kıymet verilen dört aydan biridir. (Tevbe 36)

Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:
(Ayların efendisi Muharrem, günlerin efendisi Cumadır.) [Deylemi]

(Ramazandan sonra en faziletli oruç, Allahü teâlânın ayı Muharrem ayında tutulan oruçtur. Farzlardan sonra en faziletli namaz, gece namazıdır.) [Müslim, İbni Mace, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai]

(Nafile oruç tutacaksan Muharrem ayında tut. Çünkü o, Allahü teâlânın ayıdır. O ayda bir gün vardır ki, O günde Allahü teâlâ geçmiş kavimlerden birinin tevbesini kabul etti. Yine o gün tevbe edenlerin günahlarını da affeder.) [Tirmizi]

Nafile ibadetlerin sevabına kavuşabilmek için, ehl-i sünnet itikadında olmak, haramlardan kaçıp günahlara tevbe etmek, farzları kusursuz yapmaya çalışmak, o ameli ibadet olarak yapmaya niyet etmek şarttır.

22 Kasım 2009 Pazar

Zilhicce ayı On Mübarek Gece ve Oruç...

Zilhicce ayı On Mübarek Gece ve Oruç...

Kamerî ayların onikincisi olan Zilhicce ayı, İslâm'ın beş esasından olan hac ibadetinin yerine getirildiği aydır. Bu mübarek ayın 1'inden 10'una kadar olan zaman dilimi "leyali-i aşere", yani on mübarek gecedir. 10'uncu gün ise Kurban Bayramının ilk günüdür
ALLAH c.c şöyle buyurdu;

"Fecre yemin olsun. On geceye yemin olsun. Hem tek‘e hem çifte yemin olsun. Gelip geçen geceye yemin olsun. Bütün bu anlatılanlarda, akıl sahipleri için bir yemin vardır." (Fecr:1-5)

Denilmiştir ki; "Fecr"den murad, Kurban Bayramı’nın sabahıdır. Bu mâna da imamı Mücahid: "Fecr" lafzıyla özellikle Kurban Bayramı gününün şafak vakti murad edilmiştir, demiştir.
"Ve on gece yemin olsun."
Buradaki on geceden murad Zilhicce Ayı’nın ilk on gecesidir. Yani Kurban Bayramı’ndan önceki on gecedir
Hazreti Cabir Radiyallahü Anh’den rivayette Rasûlüllah Sallellahü Aleyhi ve Sellem buyurdular ki:
-On gece Kurban Bayramı’ndan (evvelki) on gecedir.
Mevla Tealâ bu günlerin kıymetine faziletine binaen yemin etmiştir.
Cabir Radiyallahü Anh’den rivayet olunan diğer bir hadis-i şerif’te Rasûlullah Sallellahü Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
-"Allah Tealâ’nın yanında Zilhicce’nin ilk on günü kadar makbul ve fazîletli başka bir gün yoktur."
Kurban bayramının bulunduğu aya Zilhicce denir. Zilhicce ayının ilk on gününde yapılan ibadetlerin kıymeti çoktur.

Bu husustaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir:

-(Zilhiccenin ilk günlerinde tutulan oruç, bir yıl oruç tutmaya, bir gecesini ihya etmek de Kadir gecesini ihya etmeye bedeldir.) [İbni Mace]

-(Zilhiccenin ilk on gecesinde yapılan amel için, 700 misli sevap verilir.) [Beyheki]

-(Zilhiccenin ilk dokuz gününde oruç tutan, her günü için, helal malından yüz köle azat etmiş veya Allah yolundaki mücahidlere yüz at vermiş veya Kâbe’ye kurban için yüz deve göndermiş gibi sevaba kavuşur.) [R. Nasıhin]

-Zilhicce'nin ilk dokuz günü oruç tutanın, ömrü bereketli olur, malı çoğalır, çocuğu belâlardan korunur, günahları affedilir, iyiliklerine kat kat sevab verilir, ölüm anında ruhunu kolay teslim eder, kabri aydınlanır, Mizan'da sevabı ağır basar ve cennette yüksek derecelere kavuşur " (Şir'a)

-(Bu on günün hayrından mahrum olan kimseye yazıklar olsun! Bilhassa dokuzuncu [Arefe] günü oruçla geçirmelidir! Onda o kadar çok hayır vardır ki, saymakla bitmez.) [T. Gafilin]

-(Zilhiccenin ilk dokuz günü oruç tutana, her günü için bir yıllık oruç sevabı verilir.) [Ebul Berekat]

-(Zilhiccenin ilk on günü fazilette bin güne, Arefe günü ise, on bin güne eşittir.)

-(Allah c.c indinde zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!) [Taberani]

Tesbih: Sübhanallah,
Tahmid: Elhamdülillah,
Tehlil: La ilahe illallah,
Tekbir: Allahü ekber, demektir.

*İslam büyükleri, bu gibi özel günlerde, bol bol tevbe istiğfar-şükür (estağfirullah-elhamdülillah) çekilmesini, Peygamber Efendimize (S.A.V.) salavat okumasını, La İlahe illallah ve Allah isimlerin okumak gerektiğini ve Kur’an- Kerim okunmasını, eğer bilinmiyorsa İhlas Suresi’nin okunmasını tavsiye etmişlerdir*

ZİLHİCCE AYINA GİRİYORUZ

ZİLHİCCE AYINA GİRİYORUZ

Resulullah (sav):"Bu on günün hayır ve bereketinden mahrum kalana yazıklar olsun" buyurdu.

Peygamberimiz (sav)diyor ki:

Bir gün Musa Peygamber (as), "Ey Rabbim!"der."Bunca dua ettim hiçbirini kabul etmedin. Söyle bana, Sana nasıl ve ne zaman dua edeyim?" Bu soruya Yüce Allah (cc) şöyle cevap verir: "Ey Musa! Zilhicce ayının ilk 10 günü, La ilahe illallah cümlesini söyle ki dileğini yerine getireyim"

Bu defa Hz. Musa, "Ey Rabbim, o cümleyi bütün kulların söylüyor" der. Yüce Allah da kendisine şöyle cevap verir "Ey Musa! Zilhicce ayının ilk 10 günü içinde BİR defa, LA İLAHE İLLALLAH diyen kimsenin bu sözleri amel terazisinin bir kefesine, 7 kat gök ile 7 kat yer de diğer kefesine konulsa şüphesiz ki birinci kefe ağır basar"

Peygamberimiz (sav) diyor ki:

Allah (cc) Adem peygamberi zilhicce ayının ilk 10 gününün birinci günü affetmiştir. İşte bu günde oruç tutan kimsenin Allah (cc) ufak-tefek günahlarını affeder. Allah (cc), Yunus Peygamberin duasını Zilhicce ayının ilk onunun ikinci gününde kabul ederek kendisini balığın karnından dışarı çıkarmıştır. Bu günde oruç tutan kimse, en ufak bir günah işlemeksizin, bir yıl ibadet etmiş gibi sevap kazanır.

Zilhicce'nin üçüncü günü Allah (cc) Zekeriya Peygamberin duasını kabul etti. Bugünde bir dilekte bulunanların dileğini Allah (cc) muhakkak yerine getirir.

Zilhicce'nin dördüncü günü İsa Peygamberin doğduğu gündür. Bu günde oruç tutanlardan Allah (cc) umutsuzluk ve yoksulluk gibi kaygıları kaldırır. O kimseler aynı zamanda kıyamet günü iyi kullarla beraber olacaktır.

Beşinci günü Musa Peygamberin doğum günüdür. Bu günde oruç tutan kimse münafıklıktan ve kabir azabından kurtulur.

Altıncı günü Allah (cc), sevgili peygamberi Hz Muhammed (sav)'e hayır kapılarını açar. Bu günde oruç tutanlara Allah (cc) rahmet nazarıyla bakar ve onları ebediyen azaba uğratmaz.

Yedinci günü cehennem kapıları kapanır. Zilhiccenin ilk 10 günü geçene kadar asla açılmaz. Bu günde oruç tutan kimseye Allah (cc) bilgisinin kavrayamayacağı derecede sayısız mükâfatlar verir.

Sekizinci günü İbrahim Peygamber (as)ın kurban kesme hususundaki rüyasını, gördüğü ve düşünmeye koyduğu gündür. Bu günde oruç tutan kimseye Allah (cc) bilgisinin kavrayamayacağı derecede sayısız mükâfatlar verir. Dokuzuncu günü arefe ( İbrahim Peygamber (as)'in oğlu İsmail’i kurban kesmesi gerektiğini anladığı) günüdür

Bu günde oruç tutan kimsenin Allah (cc) geçmiş ve gelecek ufak-tefek bir yıllık günahını affeder." Bu gün dininizi (İslamiyet) son olgunluk derecesine eriştirdim ve size karşı olan nimetimi tamamladım" diyen Allah kelamı bugün inmiştir.


Peygamber Efendimiz (sav) bugünlerin önemini şöyle ifade ediyor:

"Salih amellerin Allah'a en ziyade sevgili olduğu günler bu on gündür! Ondaki her bir günün orucu bir yıllık oruca (sevapça) eşittir. Ondaki bir gece kıyamı (ibadetle ihya edilmesi) Kadir gecesinin kıyamına (ihyasına) eşittir.

Peygamber Efendimizin zevcesi Hafsa (r.a) diyor ki:

"Resulullah (sav) dört şeyi terk etmezdi: Aşure günü orucu, Zilhicce'nin on günü orucu, her ay üç gün orucu ve sabahın iki rekât sünneti."

Ebu'd-Derda (r.a) Zilhicce ayının önemini şöyle anlatıyor: "Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutmalı, çok sadaka vermeli, çok dua ve istiğfar etmelidir. Çünkü Resulullah (sav):

"Bu on günün hayır ve bereketinden mahrum kalana yazıklar olsun" buyurdu.

Zilhicce'nin ilk dokuz günü oruç tutanın, ömrü bereketli olur, mali çoğalır, çocuğu belâlardan korunur, günahları affedilir, iyiliklerine kat kat sevap verilir, ölüm anında ruhunu kolay teslim eder, kabri aydınlanır, Mizan'da sevabı ağır basar ve cennette yüksek derecelere kavuşur." (Sir'a)

Allah indinde Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi (Suphanallah), tahmidi (Elhamdulillah), tehlili (Lailahe illallah) ve tekbiri (Allahu ekber) çok söyleyin! (Abd b. Humeyd, Musned,1-257)

Allahu Teâlâ’nın bereketli kıldığı, Kur'ân-i Kerim'de üzerine yemin edilen, Zilhicce'nin ilk on gecesinde yapılan amellere 700 misli sevap verileceğini Peygamber Efendimiz (sav) müjdeliyor. Bugünler bizlere tövbe etme ve kısa zaman dilimlerinde tekrar çok semere elde etme fırsatının verildiği günlerdir.

Biz de Peygamber Efendimize tabi olarak, gündüzleri oruçla geçirmeli, sadaka vermeli, Allahu Teâlâyı zikretmeliyiz."

22 Ekim 2009 Perşembe

Rahmetli Haci Nazif Çelebi



   


    1961’lerde evrimciliğin iyice alevlendirildiği günlerdeydi. Rahmetli Hacı Nazif Çelebi Süleymaniye camiinde bir öğle namazı kıldırmış, turistler de etrafını alarak imam kıyafeti içinde iken kendisine sualler sormuşlardı. Bunlar itirazcı suallerdi. Kimi, insanin maymundan geldiğini iddia etmek istiyor; kimi de, “seyrettiğimiz namazınızda niçin ayakta duruyor, eğiliyor, başınızı yere koyuyorsunuz. Bunun ne manası var? Bizim gibi sandalyeye oturun, papazin duasını dinleyin yeter”, diyordu.
Rahmetli Hacı Nazif’in bunlara verdiği cevaplar hiç aklımdan çıkmaz. Ruhunu şad etmek niyetiyle size de arz edeyim seneler sonrasında.

Evrimci turiste dönerek konuşan Çelebi, söyle dedi:

– Biz namazımızda önce ayakta, sonra rükûda, sonra da secdede oluyoruz. Bunun bir hikmet ve manası şudur.

Ayakta iken ilk insan ilk babamız Âdem’in (elif)ini yazarız. Bunun için (elif) harfi gibi dimdik, upuzun dururuz.

Sonra rükûa eğiliriz. Bununla da Âdem’in (dal)ini yazmış oluruz. Geriye (mim) kalır. Onu da yere başımızı koyar, (mim) gibi olur, öyle yazarız.

Böylece her namazda babamız, Âdem’in adini yazar, maymundan geldiğimizi iddia edenleri fiilen reddetmiş oluruz. Bunun için maymunculuk iddiası bizde tutunamaz.

İkincisine gelince:

Namazımıza ilk başladığımızda ayakta iken Rabbimizin üzerimizde tecelli eden sayısız nimetlerini düşünür, sonra bu nimetleri verenin huzurunda minnet ve şükranla eğiliriz. Ancak bu eğilmeyi de kâfi bulmayız, sonra kalkıp başımızı yere koyar, başımızla da minnetimizi dile getirmiş oluruz.

Başımızı şunun için yere koyarız. Baş bedenin tümünü de idare eden en yüce varlığımız, en kıymetli organımızdır.

Bununla demiş oluruz ki:

– Ey Rabbimiz, varlığımızın en kıymetli kısmı başımızdır. İşte huzurunda başımızı dahi yerlere sürüyor, Sana olan minnet ve şükrümüzü en kıymetli varlığımızı yerlere koymakla ifade ediyoruz. Şayet başımızdan daha kıymetli bir organımız olsaydı onu da huzurunda iftiharla yerlere serer, minnet ve şükrümüzü onunla da ifade etmek isterdik.

Bu açıklamalardan sonra rehber turistin cevabı şöyle oldu:

– Tamam tamam. Biraz daha anlatırsan grubumuza burada namaz kıldıracaksın.

Bu sırada turistin biri Çelebi’ye yaklaşıp sordu:

– Bundan sonraki namazınız saat kaçta olacak? Anlattığınız manada bir namazı ben de aranıza karışıp kılmak istiyorum. Bana çok uygun geldi bu anlayış içinde ayakta durmak, eğilmek, başı yerlere koyup Yaradan’a minnettarlığını ifade etmek. Bence de ibadet budur.


 

Mevlana

''Allah sevgisi ile mest olan âşıkın gönlü, ümitsizliğe düşmez, Hakk´tan ümidini kesmez.
İnsanlar, uğrunda çaba gösterdikleri her şeye ulaşırlar.''

Hz.Mevlana

21 Ekim 2009 Çarşamba

~~Strese girenin imanından şüphe ederim!~~



“Az” konuşan fakat “öz” konuşan büyükler vardır. Babam da bunlardan biridir. Çok sık bir arada olamadığımız için benim için bu “öz” konuşmalar daha kısa olur. 

Birkaç yıl önce öyle bir laf söyledi ki sustum kaldım. Uzun süre kafamın içinde dolandı söylediği cümle.
“Strese girenin imanından şüphe ederim!” demişti babam.
Stresle ilgili kitaplar okuyan, zaman zaman “stresle mücadele” konusunda seminerler veren biri olarak, cümleyi çok ağır bulmuş olsam bile, kafamın içinde cümle dönüp durdu uzun zaman. Yaşadığımız yüzyılın en önemli problemlerinden biri olan stres hakkında bu kadar kesin ve keskin bir ifade duymamıştım.
Geçen yıl memlekette bir arkadaşla otururken hayatın sıkıntıları ve zorlukları konuşulmaya başlanınca bende kendisine stres ve stresle mücadele hakkında bildiklerimi anlatmaya başladım. Arkadaşım da benimle birikimlerini paylaşıyordu. Bir ara babamın söylediği “Strese girenin imanından şüphe ederim!” lafını attım ortaya. Arkadaşım “doğru bir cümle” dedi. “Hatta bir insan stres yüzünden hasta olursa ALLAH o insana bunun hesabını bile sorar” dedi.
* * * * * * * * *
Stres, halkın bildiği ve kullandığı anlamıyla, sıkıntıları kafaya takmak demektir. Sıkıntılar insanı mutsuz ediyor. Mutsuzluk insanı hasta ediyor.
Kimisi hastalıklarla mücadele etmekten yoruluyor. Mutsuz ve hasta oluyor.
Kimisi ailesiyle problemler yaşamaktan bunalıyor.
Kimisi çocuklarıyla baş edememenin sıkıntısını yaşıyor.
Kimisi maddi sıkıntılarla boğuşuyor.
Kimisi çevresindekilerin kendisini anlamadığından dert yanıyor.
Kimisi bir sevdiğini toprağa verince hayata küsüyor.
Hayatta insanı strese sokan o kadar çok şey var ki. Herkes kendisine dert edecek bir sıkıntı bulabilir.
Stresle iman arasında bir bağlantı var mı dersiniz?
Sıkıntılarla dolu bir hayat denilince benim aklıma hep Peygamberler geliyor. ALLAH Peygamberlerin kıssalarını ayrıntılarıyla bize niçin aktarıyor dersiniz? Okuyup, ibret almamız için değil mi?
Peygamberlerin hayatlarından yola çıkarak bazı sorular sormak istiyorum.
Hz. Eyyüb’ü hastalıkla imtihan eden ALLAH, bizi de aynı imtihana tabi tutma hakkına sahip değil mi?
Hastalığı kafaya takıp bunalıma giren insan “ALLAH’ım beni niçin hastalıkla imtihan ediyorsunuz ki?” demiş olmuyor mu?
Hz. Nuh’u oğluyla imtihan eden ALLAH, sizi evlatlarınızla imtihan edemez mi?
Hz.İbrahim’i babasıyla imtihan eden ALLAH, sizi öz babanızla imtihan edemez mi?
Hz. Lut’u eşiyle imtihan eden ALLAH’a, “Beni niçin eşimle imtihan ediyorsun ki?” deme hakkına sahip olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?
Hz. Yusuf’u kardeşiyle imtihan eden ALLAH, belki sizi de kardeşlerinizle imtihan ediyordur!
Tüm peygamberlerin hayatları sıkıntı (imtihan) dolu olduğuna göre, bizim hayatımızda da bazı sıkıntıların olması hayatın bir parçası değil mi?
Anne veya babasını kaybedince bunalıma giren bir insan ALLAH’a “Benim annemi / babamı niye alıyorsun ki?” deme hakkına sahip olduğunu mu sanıyor?
“En büyük acı evlat acısıdır!” denir. Bu acıyı yaşayan anne babalar “ALLAH kimseye yaşatmasın!” derler.
Alemlere rahmet olarak yaratılan Hz. MUHAMMED Mustafa’ya bile torpil yapmayan Yaratıcının, bize torpil yapmasını beklemeye hakkımızın olmadığını hiç düşündünüz mü? Beş defa evlat acısıyla imtihan edilmiş bir Peygamberin ümmeti olduğumuzu bilmek zorundayız.
“Kardeşim onlar Peygamber, biz insanız” diye kimse itiraz etmesin. Peygamberler de bizler gibi üzülen, ağlayan, ALLAH’a sığınan insanlardı. ALLAH tarafından özel seçilmiş oldukları gerçeği “insanı” acılara tepkisiz kalacakları anlamına gelmez. Bize düşen hayatı doğru anlamaktır. Unutmamalıyız ki, Peygamberlerine torpil yapmayan ALLAH, bize de torpil yapmaz.
* * * * * * * *
Stres ile iman arasında ki ilişki kafamın içinde uzun zamandır dolanıyordu. Bir okuyucum bana öyle bir söz gönderdi ki, o sözü okuyunca kafamın içinde dolanan cümleler köşe yazısına dönüştü. Bu yazıyı da o güzel sözle bitirmek istiyorum.
Çok sıkıldığınız zaman bu cümleyi hatırlayın. Hatta bana kalsa pano haline getirilip ev veya işyerinin duvarlarına asılması gereken bir söz.
Bir gün dünyaya ait büyük bir derdin olursa Rabbine dönüp, “Benim büyük bir derdim var!” deme, derdine dönüp “benim büyük bir Rabbim var!” de.

Sait ÇAMLICA

20 Ekim 2009 Salı

Işığı yanan evler var mı hala?

"Tıp fakültesini yeni bitirmiş,
pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere,
Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim.
Gençtim, bekârdım.

 Küçük bir beldeydi gittiğim yer. 
İlk gece bir eve misafir olmuştum.
Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi.
Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş,
sohbetler edilmişti.
Üzerimde yol yorgunluğu,
geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı.

Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu.
Ev sahibine bir şey de diyemiyordum.
Bir müddet daha geçti;
yine bir hareket yoktu.
Evin büyüğü olan Hacıanneye sıkılarak:
"Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim.
Hacıanne:
"Evlâdım treni bekliyoruz.
Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi.
Merak ettim,
tekrar sordum:
"Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?"
Hacıanne:
"Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok.
Ancak burası uzak bir yer.
Trenden buraların yabancısı birileri inebilir.
Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa,
sokakta kalır.

Buraların yabancısı biri geldiğinde,
"ışığı yanan bir ev“
bulsun diye bekliyoruz."
Konya Ovası'nda, ya da
bir başka yerinde Türkiye'nin,
trenden inen yabancılar için
"Işığı yanan evler“
yerinde hâlâ duruyor mudur?
Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı?

Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı?

Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler?
Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler.

Bizler,
atlarına binip giden güzel insanlara sahip
bir medeniyetin yetimleriyiz.

Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız.
Şâir öyle diyordu:
"Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler."

Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler?
Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler?

Ey güzel yurdumun güzel insanları!
Neredesiniz?

Prof. Dr. Saffet Solak'ın bir hâtırası

Kenan Kılıçaslan'a teşekkürler..



13 Ekim 2009 Salı

DOSTLUK





Umutsuzluk bilmez umut satıyor
Sevgisi sevdası bir başka dostun
Gönül gözü ile dosta bakıyor
Hüzünü hasreti bir başka dostun

Yüreğinde sevgi pınarı akar
Sevgiye susamış canları yıkar
Dost dediğin dosta hasretle kokar
Gönül sofrasında lokmadır dostun

Şişeler boşaldı kadeh dolmadı
Fırsatcılık çıktı dostluk kalmadı
Dost şeref im der ki benlik olmadı
Yaren yar olunca yar olur dostun

Dost dediğin
Dostun yüreğinden geçeni bilmeli
Dost dediğin
Dostunu karşılıksız sevmeli
Dost dediğin
Verecekse almadan vermeli
Dost dediğin
Yüreği kan ağlarken, dost için gülmeli
Dost dediğin
Kara toprak gibi sadık kalabilmeli
Dost dediğin
Sığınacak yerin yoksa kucağını açabilmeli
Dost dediğin
Güne sıcak bir güneş olup doğabilmeli
Dost dediğin
Geceye parlayan yıldız olabilmeli
Dost dediğin
Sırtını yasladığın asırlık bir çınar
Dost dediğin
Gerektiğinde bir kalkan olabilmeli
Dost dediğin
Kahpe kurşuna göğsünü siper yapabilmeli
Dost dediğin
Velhasıl dost olduğunu bilmeli
Dost dediğin
İki yüreği bir beden sayabilmeli
Ben herkese dost demem
Benim dostum
Yüreğimin sesini uzaklardan duyabilmeli
Dost o zaman dosttur
Dost dediğin
Bir batında doğan kardeş bile olabilmeli

Sevda hançeriynen vurulur mu dost
Sevene muhabbet verilir mi dost
Mecnun edip dağa sürülür mü dost
Sevgi gibi duygu bulunur mu dost.

Dost dostda muhabbet cem olmak gerek
Dostdan ayrı olmaz bir olmak gerek
Dost aşkıyla yanıp, kor olmak gerek
Dostluk diyarından salınırmı dost.

Hangi yöne gitsem dost ararım dost
Dostla muhabbeti hep ararım dost
Dostda varmak için yol ararım dost
Saldığın bu yoldan dönülürmü dost.

Dost dostda dermandır dert edilirmi
Dostluk toprağına şer ekilirmi
Gülşani bülbülden hiç bıkılırmı
Gülde dikenlidir, sevilmezmi dost.

Sanırdım gündüzdü onlarla gecem
İçimde ümitti dost bildiklerim
Ne zaman yıkılıp yere düştüysem
Bırakıp da gitti dost bildiklerim
Hepsi varken baharımda, yazımda:
Kışın bir burukluk kaldı ağzımda
Seneler senesi oysa gözümde
Cihana eşitti dost bildiklerim
Nerde o sözlere kandığım günler?
Her gülen yüzü dost sandığım günler
Acıdan kahrolup yandığım günler
Ta canıma yetti dost bildiklerim
Sanırdım gündüzdü onlarla gecem
İçimde ümitti dost bildiklerim
Ne zaman yıkılıp yere düştüysem
Bırakıp da gitti dost bildiklerim
Kevser havuzuna dalanlar,Ölmezden öndün ölenler
Nefsini düşman bilenler,Konar tuba dallarına

Alem düşman olur ise,Beni dost'tan ırımaya
Dost kanda ise ben anda,Düşmanlık arımaya

Dost ehli bizim ile hem,Dost burdadır bize ne gam
Yüz bin cehd ederse düşman,Dost mahfili duramaya

Düşman bana nide bile,İşim gücün dost'tan yana
Dost makamı can içinde,düşman eli eremeye

Kime kim dost kapı aça,Düşmanı elinden kaça
Yunus ağzı güher saça,Değme arif değemeye.
 Dost dostuna nimettir
Dost kıymetin bilmektir
Dost şaraptır içmektir
İçmesini bilen gelsin

Dost var dilde söylenir
Dost var cana bezenir
Dost var her dem özlenir
Pahasını veren gelsin

Dost olur gören gözün
Dost olur dilde sözün
Dost olur canda özün
Saklamasın bilen gelsin

Çimen söyledin derdin
Nedir söyle bu halin
Musallada bedenin
Göz yaşıyla yuyan gelsin

Ben gibi olmalı, dostum dediğim
Beraber pişirip bile yediğim
Sabah akşam, hep gelmeli dediğim
Böyle dost olanı, insan bilirim

İnsan olan insan,sevmeli canı
Sevgi paylaşmaktır,yok ile varı
Her dem dosta doğru giderse yolu
Yollarda olanı, insan bilirim

Zorda kalanlara destek olursa
Yürekten yüreğe akıp durursa
Dost nerede ise,o da orada
Böyle dost olanı, insan bilirim

Seyyah olup şu alemi gezerim
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Kendi efkarımca okur yazarım
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

İki elim kalkmaz oldu dizimden
Bilmem amelimden bilmem özümden
Akıttim kanlı yaş iki gözümden
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Yine boralandı dağların başı
Akıttım gözümden kan ile yaşı
Emaneti alır ol veren kişi
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Bozuk şu cihanın pergeli bozuk
Yazıktır şu geçen ömre yazık
Tükendi daneler kalmadı azık
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Pir Sultan'ım eydür ummana dalam
Gidenler gelmedi bir haber alam
Abdal oldum çullar giydim bir zaman
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Sevilecek biri olmadigin zamanlarda bile seni sevmeli...
Sarilacak biri olmadigin zamanlarda bile sana sarilmali...
Dayanilmaz oldugun zamanlarda bile sana dayanmali...
Dost dedigin; fanatik olmali;
Bütün dünya seni üzdügünde sana moral vermeli.
Güzel haberler aldiginda seninle dans etmeli,
Ve agladiginda, seninle aglamali...
Ama hepsinden daha çok;
Dost matematiksel olmali;
Sevinci çarpmali...
Üzüntüyü bölmeli...
Geçmisi çikarmali...
Yarini toplamali...
Kalbinin derinliklerindeki ihtiyaci hesaplamali...
Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmali...
İsi bitince seni bir tarafa atmamali...


1 Ekim 2009 Perşembe

Gerçek tahsil

       Sâmi Efendi Hazretleri, Daru'l-Fünûn Hukuk Fakültesi'ni yeni bitirmişti. Onun güzel hâlini ve tertemiz sîretini pek beğenen bir Allâh dostu:
"- Evlâdım, bu tahsîl de güzeldir ama, sen asıl tahsîli ikmâl etmeye bak. Seni irfân mektebine kaydedelim, orada da gönül ilimlerini ve âhiret sırlarını öğren." dedi.
Ardından ekledi:
"- Evlâdım, o mektebde nasıl eğitim yaparlar, ne öğretirler bilemem. Ama bildiğim bir şey var ki, bu tahsîlin ilk dersi incitmemek, son dersi de incinmemektir..."
HİSSE:
İncitmemek, nispeten kolaydır. Ama incinmemek elde değildir. Zîrâ o, bir gönül işidir. Dolayısıyla incinmemek, ancak fânîlerden gelen ve kalblere saplanan zehirli okların tesirsiz kalması ile mümkündür. Bu da, nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesinin kemâlindeki seviye nisbetindedir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Tâif'te taşlanıp hakâret gördüğünde melekler:
"- Ey Allâh'ın Rasûlü! Dilersen şu iki dağı birbirine çarpıp buranın zâlim halkını helâk edelim." demişlerdi.
Ancak o âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan yüce Peygamber, meleklerin bu teklifini kabul etmediği gibi şefkat ve merhamet duyguları içerisinde mübârek yüzünü Tâif tarafına çevirdi ve ahâlisinin hidâyet bulmaları için duâ eyledi.
Bir Peygamber âşığı olan Hallâc-ı Mansûr da taşlanırken:
"- Allâh'ım! Bunlar bilmiyorlar, benden evvel onları affet!" diye duâ etmiştir.
Bu, gerçek tahsîl ile, yâni mânevî terbiye neticesinde elde edilen kalb-i selîme âit bir hâldir.
Ebu'l-Kâsım el-Hakîm'e, kalb-i selîmin sıfatlarını sorduklarında şunları söylemiştir:
"Kalb-i selîmin üç vasfı vardır:
Birincisi incitmeyen bir kalb,
İkincisi incinmeyen bir kalb,
Üçüncüsü de iyiliği Allâh'ın rızâsı için yapıp karşılığını beklemeyen bir kalb...
Zîrâ bir mümin, Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna, hiç kimseye eziyet etmeyince verâ ile; kalbini Rabbe yöneltip kimseden incinmeyince vefâ ile; yaptığı sâlih amellere herhangi bir fânîyi ortak etmeyince de ihlâs ile gelir..."
Şâir ne güzel söyler:
Cihân bâğında ey âşık budur maksûd-i ins ü cin;
Ne kimse senden incinsin ne sen bir kimseden incin
Alıntı...

 

30 Eylül 2009 Çarşamba

Arılar :)

 
500 gram bal için arılar, 3 milyon 750 bin defa çiçeğe konup kalkıyor..
1 kg bal için ise 40 bin tane arı 6 milyon çiçeği dolaşıyor..
Bal arıları bir peteği doldurabilmek için 100 milyon çiçeğin nektarını emiyor..
100.000 km kanat çırpıyor.. 
Bu deli çalışmanın arasında, dönüp `öbür arı benim kadar dolaşıyor mu?` diye kontrol gereği de duymuyor...
Birbirlerine tam bir güven içinde sadece hedeflerine odaklanmışlar!..
Bir bilgisayar saniyede 16 milyar aritmetik işlem yaparken, bilgisayarın doğadaki rakibi bal arıları bu sürede daha az enerji harcayarak 10 trilyonluk işlem yapmakta...
Bir koloninin pazarlanacak 1 kg bal üretmesi ve yaşamını sürdürebilmesi için, 8 kg bal tüketmesi gerekiyor...
Bu da koloninin 6 kez dünya çevresini dönmesi demek...
Onlar bu işi canla başla yapıyor ve genetik olarak nesilden nesile aktarılmış bir tembellik asla söz konusu olmamış!..
Bu arı cumhuriyetinde cinlik yapmak için `birkaç gram bal da kendime saklayayım` diye peteği hortumlayana da şimdiye dek rastlanmamış.. 
Hepsi güneşin `kalk` ziliyle çalışmaya başlayıp, güneşin `paydos` ziliyle dinlenmeye çekiliyorlar.
Hiçbir arı, `kraliçe hanım işin kaymağını yiyecek diye ben geberene kadar çalışmam abi...` de dememiş.. 
Kovandan çıkınını alıp başka yollara düşüp başka bir kovanda cumhuriyet kurmayı da düşünmemiş!.. 
Karşı kovandakileri kıskanıp o peteğe dadanmamış!..
Her bir petek gözünün altıgen prizma şeklinde inşa edilmesi esas peteğin direncini sağlıyormuş...
Bu nedenle kilolarca balı rahatlıkla taşıyabiliyor...
`Gerçekten de en az balmumu harcayarak, maksimum ölçüde bal depolamak için en uygun şekil, arıların inşa ettiği altıgen prizmadır` diye onaylıyor fizikçiler. 
Hadi bakalım arılardan özür dileyelim, onlara `hayvan` dediğimiz için.. 
Elin hayvanı düzen tutturmuş, milyon yıldır hayatına fesat sokmadan sürdürüyor yaşamını.. 
Arıların `ayıkla pirincin taşını` diye bir sözleri de yok.. 
Başka arıların yaptıklarını, onlar hayatlarını kısıtlayarak temizlemek zorunda değiller!.. 
Siz hiç arıyı sokan bir arı biliyor musunuz? 




29 Eylül 2009 Salı

KALBİNİZİN FREKANSI NEREYE AYARLI?...

 
 
Gönül frekansım ilk seninle mana buldu. 
Ey Tevhidi Kelamım!

La ilahe illallah diyen yer ve gök ehli Hakka hep bu gönülden seslendi ardın sıra.

Benliğime açılmaz kilitler vurdum gelişinle, yokluklarda dolaşan biçareler olmamak adına

Kaybedişlerin yaşandığı deryalarda boğulmadıysam eğer bugün

Senin zikrinledir, Rahmanı yanımda hissetmem en çaresiz kalınan zamanda

Dilimde gonca olup, kalbimde güle dönen ey emanet sözüm

Nurunla arındır tüm yakında olup, uzaklarda kendilerini sananları

Ve şahadetin şerbetini kanarak yudumlarken, ilk sen gel öp hasretle dudaklarımı

Ömür sabahının ufkunda bırakıldığın yüreklerimizdeki bereketini

Tan ağarışındaki çiğ tanesinin rahmeti kadar serin ve derin kıl her daim.

Ey dilden ilk dökülen name, en son da sen uğurla Sevgiliye bizleri.



Gönül frekansım şükrün eda edildiği iklimlerde sana yöneldi. 
Ey Namazım!

Bir öğlenin yakıcı güneşini hisseden tenim gibi hissettim seni

Nefsimle baş başa kaldığım mücadelemin en kavurucu noktasında

Kıyamda sana verdiğim sözlerin ağırlığı sardı bedenimin üst yanını

Bir bir rûkuda boynumu büktü yalan dünyanın mahcup bırakan yanları

Ve secdeye varmak istedim koşarcasına af kapıları yüzlere kapanmadan

Hep bir umutla selam gönderdim sana, kapına fikir, zikir ve şükür güllerini bırakarak

Bir tek bu frekanstan gönderdim sana dualarımı ve çaresiz haykırışlarımı

Bedenimi ve ruhumu çıkmaz sokaklara sürükleyen günahlarımla başa çıkmak adına

Ve yalnız seccademin nuruyla aydınlata bilirdim, yüreğimin karanlıkta kalmış yollarını

Ey Rahmanla buluşturan, baharımda tuttuğun ellerimi, sonbaharımda takatsiz kalıp bırakma



Gönül frekansım arınmaya en muhtaç bir ayda sana yöneldi.
Ey Orucum!

Yoklukta sabretmeyi ve varlıkta şükretmeyi öğrettin her saniyenle birlikte

Nefsimin doyumsuzluklarına setler inşa edip, günah girdaplarından korudun her zerremi

Ruhumu özgür bıraktım ayaklara takılacak bir taş kalmayan Hakkın yollarında

Hoşgörü yağmurlarıyla dolan kör kuyulara hapsettim benliğimi arınması adına

Aç ve susuz aştım sabır çöllerini dua güneşinin aydınlığından güç alarak

Ve Teheccüdün enfesliğiyle hem hal olurken, sahurun nuru aydınlattı bir anda gecemi

İkindinin kızıllığıyla uğurlarken günü, iftarın bereketi anlamlı kıldı her rızk için şükür edilen hecemi

Ömür hasatlarının yapıldığı şu mevsimin yağmurlarında ıslanmak doyasıya

İstiğfar yıldızının ardın sıra dilek tutmak ve tövbe gök kuşağıyla günahlardan arınmak

Koşabildiğince koşmak nefesler kesilinceye kadar af ovalarından Ezeli olana

Ey diğer aylardan bin kat daha hayırlı olan, arınmama vesile ol ve kurtar beni çıkmazlardan!..

  
Gönül frekansım paylaşmanın hazzını zerrelerinde hissettiği bir anda sana yöneldi.
 Ey Zekâtım!
Bolluğun ihtişamından kendinden geçip benciliğin caddelerinde koşan gönlümü
Yokluğun kol gezdiği sokaklarda dolaşanlarla komşu kılansın sen
İkram etmenin bereketini her daim haneme doldurup yüreğimi coşturansın
Samimiyetin gölgesinde verdikçe hiç azalmayıp, bilakis arttıkça artansın
Sen insanları servette bir tutup, takvada birbirinden ayırıp üstün kılansın
Yokluktan sararmış simaları, paylaşmanın bereketiyle yeniden canlandıransın
Adaleti gönüllere Nev baharda bir tohumla ekip, hazanda kucak dolusu olarak toplattıransın
Dünya sermayemizin bereketi, ahiret azığımızın en lezzetli lokmasısın sen
Yalnızlığı silensin üzerimizden paylaştıkça kardeşliği perçinleyen bir dokunuşsun yüreklerimize
Ey Emanet olunan, emanet verileceğin gönüllere girmeyi bizlere de vesile kıl

Gönül frekansım hasretin ve vuslatın ufkunda sana yöneldi.

 Ey Haccım!
Yıllarca özlemini yüreğimde büyüttüğüm sevdalının iklimine koştuğum vakitsin
Gurbetin bağrında yetiştirdiğim, susuzlukta bile soldurmadığım gülümün diyarına uzanan bir sabah
Hicretinle Mekke de hüzünlü bir geceyi yudumladığım, 

Medine de aydınlık bir mehtaba gözlerimi açtığım ansın
İhrama bürünürken bütün dünyalıkların üzerimden akıp gitmesine vesile olansın
Şimdi Arafat’ı şahit tutuyorum asırlardır senin için büyüttüğüm sevdama
Umutla koşuyorum Merve ve Safa arasını Hacer misali hiç yorgunluk nedir bilmeden
Ve hayranca dalıyor gözlerim kâinattaki yeşillerin en mukaddesine bürünmüş hanene
Ve kendimi ilk kez bu kadar berrak görüyorum ravzandaki mermerlere bakıp bakıp kaybolurken
Zemzem kuyusuna akıtıyorum şimdi gözyaşlarımı sevdanla yudumlayanların duasında olmak ümidiyle
Ey sevgili şimdi kabul eder misin ikliminden çok uzaklarda yetişmiş
Boynunun büküklüğüne aldırmadan mevsiminde gül olmak isteyen bu garip goncayı?

Gönül frekansım daima sana dönüktür.

YA ERHAMER RAHİMİN
Sen ki, bu bedene can, bu ruha ilham olansın
Sen ki, şah damarından yakın olan, her nefeste zikirle anılansın
Sen ki, fikirlerimize varlığınla yön bulduran, nimetlerine karşı sonsuz şükre layık olansın
Sen ki, varlığımın tek sahibi, ruhlarımızın ezeli ve ebedi hükümdarısın
Sen ki, yaratılanlar âdetince hamdu senayla anılacak olansın
Ey RAHMAN ve RAHİM olan ALLAH’ım!

 Sana sesleniyorum şimdi
Beşi birbirinden mukaddes taşla ördüğüm ve İslam’ın nuruyla yükselttiğim kalemden
Bilirim ki, bu gönül frekansımın tek dinleyenisin ve dilediğimi esirgemeden ikram edensin
Hamd Sanadır, 

Ey Âlemlerin yegâne sahibi, Ey varlığıyla zerreleri kuşatan Rabbim
Bu garip gönüllerin her daim dinleyici ol ve bizi Senin varlığını duyanlardan ve bu sese ses verenlerden eyle…

Hamd olsun Rabbim bu aciz sözlerimle Seni anmama izin verdiğin için…
Gönlümün frekansını Sana yönlendirdiğin için…

İLKNUR DOĞANAY
 





26 Eylül 2009 Cumartesi

HaYaT SeNiN BaKıŞ AçInDıR


Bir varmış bir yokmuş, kadın sabah kalkmış, aynaya bakmış ve kafasında yalnız üç tel saç görmüş.
"Hımm, demiş galiba bugün saçımı örgü yapacağım!!."
Öyle de yapmış, günü de harika geçmiş!!.

 
Ertesi gün kalkmış,
aynaya bakmış,
Kafasında iki tel saç kalmışmış.... 
"H-M-M," demiş, 
"Bugün saçımı ikiye ayıracağım demiş." 
Dediğini de yapmış, harika bir gün geçirmiş..



Bir ertesi gene kalkmış,
aynaya bakmış, kafasında tek tel saç var. 
"Tamam, tamam demiş...artık bugün at kuyruğu yaparım..."
Öyle de yapmış, ve çok çok güzel bir gün geçirmiş...


Daha bir ertesi, 
aynaya baktığında, 
Kafasında bir tek tel bile kalmamışmış!!!. 
"WoW!" diye bağırmış. 
"Bugün saç derdim yok!!!!"


Davranış herşeydir!!!. 



Gerektiğinden kibar ol!!!, 
Tanıdığın herkes kendi savaşını yaşamakta zaten!!!!. 
Basit yaşa,


cömertçe sev, 
yürekten düşün sevdiklerini, 
Tatlı konuş....... 
Hayat, fırtınanın geçmesini beklemek değildir ki!...


Yağmurda dansetmeyi becerebilmektir!!!!!!.